ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 7 (2)
Volume: 7  Issue: 2 - 2020
EXPERT OPINION
1.New threat: 2019 novel Coronavirus infection and infection control perspective in Turkey
Aysegul Ulu Kılıç, Fatih Kara, Emine Alp, Mehmet Doganay
doi: 10.14744/nci.2020.38159  Pages 95 - 98
NCI-2020-0045

RESEARCH ARTICLE
2.Pleural fluid penetration of moxifloxacin and doripenem: An experimental model of empyema
Mustafa Calik, Saniye Goknil Calik, Mustafa Dagli, Recep Kesli, Hidir Esme
doi: 10.14744/nci.2019.05902  Pages 99 - 105
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, deneysel tavşan ampiyem modeli kullanılarak plevra sıvısına (PS) moksifloksasinin ve doripenemin penetrasyonunu değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ampiyem; intraplevral terebentin (1 mL) enjeksiyonu ile indüklendikten, 24 saat sonra plevral boşluk içine 5 mL Klebsiella pneumoniae (ATCC 33495), Fusobacterium nucleatum (ATCC 25586) ve Streptococcus pneumoniae (ATCC 6305) verilerek oluşturuldu. Ampiyem doğrulandıktan sonra, moksifloksasin (25 mg/kg-1) ve doripenem (20 mg/kg-1) intraperitoneal olarak verildi. Antibiyotik düzeylerini belirlemek amacıyla 8, 24, 48 ve 72. saatlerde ardışık olarak plevral sıvıdan ve kandan örnekler alındı. Bu örnekler Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografisi (High Performance Liquid Chromatography-HPLC) ile ölçüldü.
BULGULAR: PS içine her iki antibiyotiğin de penetrasyonu iyiydi. Doripenem 1.68’lik penetrasyon oranıyla (Eğri Altında Kalan Alan (Area Under the Curve-AUC) için PS/Kan oranı) moksifloksasinin 0.78 oranından daha iyiydi. PS ve kan konsantrasyonu arasındaki eşitleme süresi doripenemde moksifloksasinden daha hızlıydı. Moksifloksasinin pik PS konsantrasyonu 0,81 μg/mL-1 ile verilmesinden 8 saat sonra ulaşıldı. 24, 48 ve 72. Saatlerdeki ölçümlerde giderek azaldı. Doripenemin kan ve PS konsantrasyonları en baştaki eşit idi. İlerleyen ölçümlerde plevra konsantrasyonu artarken, kan konsantrasyonu hemen hemen aynı kaldı. Doripenem verilmesinden 24 saat sonra 0.54 ug / ml olan pik konsantrasyonuna ulaştı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her iki antibiyotiğin plevral sıvıya penetrasyonu arasında fark mevcuttu. Plevral sıvı penetrasyonu açısından Doripenemin moksifloksasine göre daha iyi olduğu tespit ettik. İnsan ve tavşan plevra kalınlığı arasındaki farklılıklar nedeniyle doripenemin, plevral sıvılarına penetrasyonu insanla eşit plevra kalınlığı olan hayvanlardaki enfeksiyon modellerinde veya klinik çalışmalarla da incelenmesi gerekir
OBJECTIVE: This study aimed to evaluate the penetration of moxifloxacin and doripenem into the pleural fluid (PF) using a rabbit model of empyema.
METHODS: An empyema was induced using the intrapleural injection of turpentine (1 mL), followed 24 h later by instillation of 5 mL Klebsiella Pneumoniae (ATCC 33495), Fusobacterium nucleatum (ATCC 25586) and Streptokok Pneumoniae (ATCC 6305) into the pleural space. After an empyema was corroborated, Moxifloxacin (25 mg/kg-1) and Doripenem (20 mg/kg-1) were administered intraperitoneally. To determine the levels of antibiotics measured by High-Performance Liquid Chromatography in pleural and blood samples were obtained serially at 8, 24, 48 and 72nd hour.
RESULTS: The penetration of both antibiotics into the PF was very good. The penetration rate of doripenem (area under the curve (AUC) for PF/blood (AUCPF/AUCblood) ratio=1.68) was better than moxifloxacin (ratio=0.78). Equalization time between the PF and blood concentration of doripenem was more quickly than moxifloxacin. Peak PF concentration of moxifloxacin was 0,81 μg/mL-1 and occurred 8 h after infusion and then gradually decreased; at the beginning of the blood and pleural fluid concentrations of doripenem were equal. While the pleura concentration was increasing, blood concentration was almost the same. Doripenem reached a peak concentration (0.54 μg/ml) 24 h post-administration.
CONCLUSION: Differences were found in the penetration of the two antibiotics. Doripenem had convenient penetration PF compared to moxifloxacin. Due to the differences between human and rabbit pleural thickness, doripenem’s pleural penetration should be examined in infection models in animals with equal pleura thickness and clinical trials.

3.Telecardiographic measurements for device migration: A useful tool for follow-up
Fatih Avni Bayraktar, Muge Tasdemir Mete, Murat Sargin, Sevinc Bayer Erdogan, Murat Bastopcu, Ozlem Yildirimturk, Gokcen Orhan, Serap Aykut Aka
doi: 10.14744/nci.2019.75002  Pages 106 - 111
GİRİŞ ve AMAÇ: Sol ventrikül destek cihazı (SVDC) hastalarında pompa trombozu, önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. İnflow kanülü migrasyonu, pompa trombozu için predispozan bir faktördür. Telekardiyografik ölçümler apikal kanül deviyasyonunu takip etmek için kullanılabilir. Bu çalışmada, SVDC 'lı hastalarda inflow kanüllerinin migrasyonunu telekardiyografilerde açı ölçümü kullanarak tespit etmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Şubat 2013 - Nisan 2016 tarihleri arasında kliniğimizde sol ventrikül destek cihazı takılan 23 hasta dahil edildi. Operasyon sonrası 1 yıl boyunca postoperatif 1., 3., 6. ve 12. aylarda telekardiyogramlarda açı ölçümlerindeki değişiklikler, cihaz trombüsü ve serum Laktat Dehidrojenaz (LDH) düzeyi ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Cihaz trombüsü gelişen hastaların inflow kanül açı değişimleri, cihaz trombüsü gelişmeyen hastaların inflow kanül açı değişiminden daha fazlaydı (6. ve 12. ayda p <0.05).. İnflow kanül paralel açı değişimi fazla olan hastaların LDH değerleri her dönem daha yüksekti; 3., 6. ve 12. aylarda istatiksel olarak anlamlı bulundu. (3. Ve 12. ayda p<0.05, 6. ayda p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, telekardiyografileri kullanarak sol ventrikül kalp yetmezliği olan hastalarda inflow kanüllerinin migrasyonunu takip etmenin mümkün olduğunu göstermektedir. Açı değişimi ile LDH düzeyleri ve cihaz trombüsü arasındaki korelasyon, telekardiyografik açıların takibinin ventrikül destek cihazları ekipleri için cihaz trombüsünün erken tespitinde yararlı bir araç olabileceğini düşündürmektedir. (NCI-2019-0060)
OBJECTIVE: Pump thrombosis in left ventricular assist device (LVAD) patients is an important cause of mortality and morbidity. Inflow cannula migration is a predisposing factor for pump thrombosis. Telecardiographic measurements can be used to follow up apical cannula deviation. In this study, we aimed to evaluate the migration of the inflow cannulas in patients with LVADs using angle measurements on telecardiograms
METHODS: Twenty-three patients who were implanted left ventricular assist devices in our clinic between February 2013 and April 2016 were included in our study. During the first year of follow-up, changes in angle measurements on postoperative 1st, 3rd, 6th, and 12th month telecardiograms were compared against the incidence of device thrombus and serum Lactate Dehydrogenase (LDH) levels.
RESULTS: Patients who were diagnosed with device thrombosis had more change in inflow cannula angles than patients without device thrombus (p<0.05 at 6th and 12th months). Patients with higher LDH values had more parallel angular changes at all intervals, and the change in angle was statistically significant at 3rd, 6th and 12th months (p<0.05).
CONCLUSION: This study shows that it is possible to track the migration of inflow cannulas in patients with left ventricular heart failure using telecardiograms. The correlation between angle change and LDH levels and embolic events may suggest that telecardiographic follow up of angles may be a useful tool for ventricular assist devices teams for early detection of thrombus.

4.Could platelet distribution width predict coronary collateral development in stable coronary artery disease?
Isa Sincer, Asli Kurtar Mansiroglu, Emrah Erdal, Mehmet Cosgun, Gulali Aktas, Yilmaz Gunes
doi: 10.14744/nci.2019.47374  Pages 112 - 117
GİRİŞ ve AMAÇ: Stabil koroner arter hastalarında(KAH) İyi gelişmiş Koroner kolleteral dolaşım(KKD) düşük kardiyovasküler olaylarla ilişkili bulunmuştur. Yapılan çalışmalarda hemogram parametreleri ile kardiyovasküler olaylar arasında önemli bir ilişki saptanmıştır. Biz bu amaçla, hemogram parameterlerinden olan trombosit dağılım genişliği(TDG) ve trombosit dağılım genişliği platelet oranının(TDGPO) iyi ve kötü KKD gelişimini öngörüp, öngörmediğini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 131 iyi ve 267 kötü KKD olan toplam 398 hasta alındı. Hastaların koroner anjiyografi öncesi tam kan sayımı ve biyokimyasal analizleri incelendi. Çalışmada elde edilen verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS Statistics (SPSS 18.0 for Windows, IBM Co, Chicago, IL, USA).) programı ile yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan kötü ve iyi KKD olan gruplar arasında TDG ve TDGPO değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı.(sırasıyla; 17,5% (10-23) and 12,4 % (9,8-22) %, p<0.001). Çoklu değişkenli lojistik regresyon analizinde yaş ve TDG değerlerinin yetersiz KKD’nin bağımsız belirleyicisi olduğu saptandı (sırasıyla, OR: 0.958, %95 CI: 0.933-0.983, p=0.012 ve OR: 1.432 %95 CI: 1.252–1.618, p<0.001). Receiver operetining curve (ROC) analizinde kötü KKD gelişim için TDG değeri %16,2 üzerinde olduğu zaman sensivitesi %80 ve spesifitesi %66 ve TDGPO>0,057 olduğu zaman sensivite %76 ve spesifite %51 olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mevcut çalışmada ucuz ve kolay olarak bakılan TDG ve TDGPO gibi hemogram parametrelerinin, stabil KAH’ta kötü KKD gelişimi için bağımsız bir öngördürücü olduğu saptandı. (NCI-2019-0254)
OBJECTIVE: We hypothesized that hemogram parameters should be related to the development of coronary collateral vessels. For this purpose, we aimed to compare platelet distribution width (PDW) and PDW to platelet ratio (PPR) in subjects with stable coronary artery disease having adequate or inadequate coronary collateral development.
METHODS: A total of 398 patients with stable angina pectoris undergoing coronary angiography were enrolled and divided on the basis of the development of coronary collateral (CCD) (inadequate CCD (n=267) and adequate CCD (n=131). Routine complete blood count and biochemical parameters were measured before coronary arteriography.
RESULTS: Mean PDW and PPR values of inadequate and adequate CCD groups were 17.5% (10–23) and 12.4% (9.8–22) %, p<0.001, respectively. In multivariate analysis, age (p=0.012, 95% CI for OR: 0.958 (0.933–0.983) and PDW (p<0.001, 95% CI for OR: 1.432 (1.252–1.618) were found to be statistically significantly different inadequate CCD group compared to adequate CCD group. Receiver operating curve (ROC) analyses revealed that a PPR value greater than 0.057 had 76% sensitivity and 51% specificity and a PDW higher than 16.2% had 80% sensitivity and 66% specificity in predicting inadequate CCD.
CONCLUSION: The present study suggests that PDW and PPR may be associated with the degree of collateral development in chronic stable coronary artery disease (CAD).

5.The necessity, efficacy and safety of biologics in juvenile idiopathic arthritis
Mustafa Cakan, Nuray Aktay Ayaz, Serife Gul Karadag, Ayse Tanatar
doi: 10.14744/nci.2019.57873  Pages 118 - 123
AMAÇ: Jüvenil idiyopatik artrit (JIA) çocuklarda kronik artritin en sık nedenidir. Biyolojik ajanlar romatizmal hastalığı olan çocukların kaderini değiştirmiştir. Çalışmamızın amacı kliniğimizde JIA tanısı olan ve biyolojik ajan kullanılan hastalarda biyolojik ajanların gereksinim sıklığını, etkinliğini ve güvenirliliğini saptamaktır.
METOD: Bu prospektif gözlemsel çalışma Mayıs 2010 ile Eylül 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. JIA tanısı olup biyolojik kullanan hastalar lokal kayıt sistemine kaydedilmiştir. Yaş, cinsiyet, JIA alt tipi, kullanılan ilaçlar, hastanın son durumu, tüberküloz tarama sonuçları, ve biyolojik ajan altında gözlenen yan etkiler kaydedilmiştir.
SONUÇLAR: Çalışma döneminde toplam 405 hasta JIA tanısı ile takip ve tedavi edilmekteydi ve 123 (%30.3) hastada biyolojik ajan kullanılmıştı. JIA alt tip analizi sonuçlarına göre JIA kohortu persistan oligoartiküler JIA (%33.6), enthezit-ilişkili artrit (%29.2), sistemik JIA (%13), romatoid faktör (RF)-negatif poliartiküler JIA (%13), uzamış oligoartiküler JIA (%4.2), RF-pozitif poliartiküler JIA (%3.4), psoriatik artrit (%1.8) ve sınıflandırılamayan artritten (%1.8) oluşmaktaydı. Biyolojik kullanım oranı uzamış oligoartiküler JIA (vakaların %64.7’sinde), RF-pozitif poliartiküler JIA (%57.1), psoriatik artrit (%57.1), RF-negatif poliartiküler JIA (%41.5) ve sistemik JIA da(%39.6) en yüksek iken, entezit-ilişkili artrit (%27.1), persistan oligoartiküler JIA (%17.6) ve sınıflandırılamayan artritte (%16.6) biyolojik gereksinimi daha düşük idi. Son kontrolde hastaların %78.9’u remisyonda iken, %21.1’i aktif idi. Tüberkuloz taraması sonucunda izoniyazid profilaksisi hastaların %30.8’ine verildi ve hiç bir hastada tüberküloz enfeksiyonu gelişmedi. İstenmeyen olay biyolojik ajan kullanan hastaların %18.6’sında gözlendi ve tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonları en sık idi
SONUÇ: JIA hastalarında biyolojik ajanlar etkili ve güvenli bir tedavi yöntemidir. Poliartiküler tutulumu olan hastalarda erken dönemlerde biyolojik ajan gereksinimi olmaktadır. Uygun tarama ve profilaksi ile biyolojik kullanan hastalarda tüberküloz riski artmış değildir. (NCI-2019-0139.R1)
OBJECTIVE: Juvenile idiopathic arthritis (JIA) is the most common cause of chronic arthritis in children. Biologics have changed the faith of children with rheumatic diseases. The main objective of this study was to demonstrate the rate of usage, efficacy and safety of biologics in JIA subtypes.
METHODS: This retrospective observational cohort study was conducted between May 2010 and September 2017. All children with the diagnosis of JIA and children under a biological agent treatment were recorded into the local registry system. Age, gender, JIA subtype, medications used, the clinical status of the patient, tuberculosis screening results, and side effects observed under biologics were retrieved from the registry.
RESULTS: There were 405 patients with the diagnosis of JIA in the cohort. Biologics were used in 123 (30.3%) JIA patients. Subtype frequencies of JIA patients were as follows: persistent oligoarticular JIA (33.6%), enthesitis-related arthritis (29.2%), systemic JIA (13%), rheumatoid factor (RF)-negative polyarticular JIA (13%), extended oligoarticular JIA (4.2%), RF-positive polyarticular JIA (3.4%), psoriatic arthritis (1.8%) and unclassified arthritis (1.8%). The rate of biologic use was high in extended oligoarticular JIA (64.7% of the cases), RF-positive polyarticular JIA (57.1%), psoriatic arthritis (57.1%), RF-negative polyarticular JIA (41.5%), and in systemic JIA (39.6%). Enthesitis-related arthritis (27.1%), persistent oligoarticular JIA (17.6%) and unclassified arthritis (16.6%) patients were the cases that needed a biologic agent in the last order. At the last control, 78.9% of the cases were in remission, while 21.1% of them were active despite biologic treatment. Isoniazid prophylaxis was used in 30.8% of the patients. None of the patients developed active tuberculosis infection under prophylaxis. Adverse events were observed in 18.6% of patients under biologics as recurrent uncomplicated upper respiratory tract infections being the most common.
CONCLUSION: Biologics are safe and effective treatment options in children with JIA. Most of the JIA patients with polyarticular involvement require biologics earlier in the disease course. The risk of tuberculosis infection seems not to be increased after appropriate screening and prophylaxis.

6.Bronchopulmonary dysplasia frequency and risk factors in very low birth weight infants: A 3-year retrospective study
Turgay Cokyaman, Sultan Kavuncuoglu
doi: 10.14744/nci.2019.23427  Pages 124 - 130
Amaç: Bu çalışmada çok düşük doğum ağırlıklı prematüre bebeklerde bronkopulmoner displazi ile perinatal risk fatörleri ve diğer prematüre komorbiditeleri arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.
Gereç ve Yöntemler: Toplam 872 çok düşük doğum ağırlıklı bebeğin dosyası geriye dönük incelendi. Doğum şekli, gebelik haftasına göre düşük doğum ağırlığı, cinsiyet, antenatal steroid, erken membran rüptürü, koriyoamniyonit, sürfaktan uygulaması, respiratuar distres sendromu, patent duktus arteriyozus, apne, erken ve geç sepsis gibi klinik özelliklerin bronkopulmoner displaziye etkisi ikili lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi.
Bulgular: Toplam mortalite %20,9 bulundu. İlk 28 günlük mortalite düşüldükten sonra bronkopulmoner displazi %20,1 saptandı. İkili lojistik regresyon analizi sonucu bronkopulmoner displazi riskini arttıran perinatal faktörlerin olasılık katsayı ve %95 güven aralıkları sırasıyla; respiratuar distres sendromu (OR 6,2 %95CI 3,6-10,6 p <0,01), patent duktus arteriyozus (OR 4,9 %95CI 2,4-9,9 p <0,01), apne (OR 4,1 %95CI 2,5-6,9 p <0,01), geç sepsis (OR 2,7 %95CI 1,6-4,5 p <0,01), erken membran rüptürü (OR 2,6; %95CI 1,2-5,5 p 0,01), ve erkek cinsiyet (OR 1,6; %95CI 1,0-2,7 p 0,04) bulundu. Buna karşın koriyoamniyonit, antenatal steroid, gebelik haftasına göre düşük doğum ağırlığı, erken sepsis ve doğum şeklinin bronkopulmoner displazi riskini etkilemedikleri görüldü.
Sonuç: Bronkopulmoner displazi ile düşük doğum ağırlığı ve gebelik haftası arasında var olan ters orantılı doğrusal ilişkiden farklı olarak respiratuar distres sendromu, patent duktus arteriyozus, geç sepsis, apne, erken membran rüptürü ve erkek cinsiyet arasında anlamlı ancak doğrusal olmayan bir ilişki vardır. (NCI-2019-0130.R2)
OBJECTIVE: In this study, the relationship between the frequency of bronchopulmonary dysplasia, perinatal risk factors and other prematurity comorbidities were evaluated in very low birth weight infants.
METHODS: A total of 872 very low birth weight infants’ files were retrospectively reviewed. The effects of the clinical parameters, such as type of birth, small for gestational age, gender, antenatal steroids, early membrane rupture, chorioamnionitis, surfactant administration, respiratory distress syndrome, patent ductus arteriosus, apnea, early and late sepsis on the frequency of bronchopulmonary dysplasia, were evaluated by binary logistic regression analysis.
RESULTS: The overall mortality rate was 20.9%. After the first 28-day mortality reduction, the total bronchopulmonary dysplasia frequency was found to be 20.1%. The odds ratio and 95% confidence intervals of the factors affecting the development of bronchopulmonary dysplasia were found to be as follows respectively: respiratory distress syndrome (OR 6.2, 95% CI 3.6–10.6, p<0.01), patent ductus arteriosus (OR 4.9, 95% Cl 2.4–9.9, p<0.01), apnea (OR 4.1, 95% CI 2.5–6.9, p<0.01), late sepsis (OR 2.7, 95% CI 1.6–4.5, p<0.01), early membrane rupture (OR 2.6, 95% Cl 1.2–5.5, p=0.01), and male gender (OR 1.6, 95% CI 1.0-2.7, p=0.04) was found. However, there was no effect of chorioamnionitis, antenatal steroids, small for gestational age, early sepsis and type of birth on bronchopulmonary dysplasia.
CONCLUSION: Differently from the usual factors which are low birth weight and a gestational week, there was a significant but non-linear risk relationship between respiratory distress syndrome, patent ductus arteriosus, late sepsis, apnea, early membrane rupture, male gender and bronchopulmonary dysplasia.

7.Double balloon enteroscopy improves ERCP success in patients with modified small bowel anatomy
Goktug Sirin, Sadettin Hulagu
doi: 10.14744/nci.2020.54533  Pages 131 - 139
Amaç: Gastrointestinal (Gİ) kanal anatomisi cerrahi olarak değiştirilmiş hastalarda, çift balonlu enteroskopi (ÇBE) kullanılarak, endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP) yapılmasının (ÇBE-ERCP), ERCP işlem başarısı üzerindeki etkisini değerlendirmek.
Yöntem: Aralık 2008-Eylül 2014 tarihleri arasında Üniversite Hastanemiz Gastroenteroloji Bölümünde ERCP uygulanan, Gİ kanal anatomisi cerrahi olarak değiştirilmiş hastaların tıbbi kayıtları incelendi. ÇBE-ERCP yapılması planlanan hasta grubunda, standard duodenoskop kullanılarak ampulla ya da enterobiliyer anastamoz bölgesine ulaşılmış olan veya ulaşılamadığı için aynı seans esnasında ÇBE ile ERCP yapılan hastaların işlemleri, değerlendirmeye alındı. Her iki gruptaki hastalarda işlem parametreleri, sonuçları ve işleme bağlı oluşan komplikasyonlar incelendi. Standart yöntemler ile ERCP yapılmayıp, doğrudan ÇBE-ERCP işlemine alınan hastalar, işlem öncesinde Gİ kanal anatomisi push enteroskopi (PE), gastroskopi veya ÇBE kullanılarak değerlendirilen ve farklı bir günde ÇBE-ERCP yapılan hastalar ise değerlendirmeye alınmadı. Afferent loop entübasyonu, major papillaya ulaşım, selektif kanülasyon ve terapötik işlem başarı oranları ile ÇBE nin genel işlem başarısına etkisi değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya BII gastrojejunostomili 51 hasta ve hepatikojejunostomili 11 hasta (Roux-en-Y olan veya olmayan) dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalarda standart duodenoskop ile süreç başlamış ve afferent loop entübasyonu başarısız olmuşsa, ne major papillaya ne de enterobiliyer anastomoza ulaşılamamışsa, ERCP prosedürü için DBE kullanılmıştı (DBE-ERCP). Gİ kanalı anatomik olarak değiştirilmiş olan 62 hastanın, 30 tanesinde (% 48.4), duodenoskop başarıyla ampullaya kadar ilerletilebilmiş ve 27 hastada (% 43.5) kanülasyon başarıyla gerçekleştirilmişti. Otuz bir hastaya ÇBE-ERCP uygulandığı görüldü. ÇBE, 30 hastada (% 96.8) ampulla veya enterobilier anastamoza ulaşmıştı ve 3 hasta dışında (1'inde hepatikojejunostomili) (% 90) seçici koledok kanülasyonu sağlanmıştı. Genel ERCP başarı oranının % 43.5'ten (27/62) % 87.1'e (54/62) yükseldiği görüldü. İşlemler nedeniyle 2 adet perforasyon (1 tanesi standart duodenoskopi esnasında ve 1 tanesi ÇBE-ERCP ile) gözlendi.
Sonuç: Geçirilmiş cerrahiye bağlı olarak ince bağırsakta anatomik varyasyonları olan hastalarda, ERCP'nin ÇBE kullanılarak yapılması, genel ERCP başarısını arttırmaktadır. (NCI-2019-0335.R1)
OBJECTIVE: The aim of this study was to evaluate the effect of double-balloon enteroscopy (DBE) on the success of endoscopic retrograde cholangiopancreatography (ERCP) procedures in patients with surgically modified gastrointestinal (GI) tract anatomy.
METHODS: The medical records of patients who underwent ERCP in the Gastroenterology Department of Kocaeli University School of Medicine hospital between December 2008 and September 2014 were examined. From the patient group that was scheduled to undergo DBE-ERCP, the details of cases in which ERCP via standard duodenoscope or DBE-ERCP was performed during the same session because standard ERCP failed were included. Procedure parameters, outcomes, and complications related to the procedure in both groups were analyzed. Patients who underwent the DBE-ERCP procedure directly, those who underwent push enteroscopy, or gastroscopy to evaluate the GI tract anatomy before the day of ERCP, and who underwent DBE-ERCP on a day other than the initial ERCP session were excluded. Afferent loop intubation, access to the major papilla, selective cannulation, therapeutic success rates, and the effect of DBE on overall procedure success were evaluated.
RESULTS: Fifty-one patients with a history of BII gastrojejunostomy and 11 patients with hepaticojejunostomy (with or without Roux-en-Y) were included in the study. In all patients, the ERCP procedure was initiated with a standard duodenoscope. If intubation of the afferent loop was unsuccessful in reaching the major papilla or enterobiliary anastomosis, DBE was used. In 30 (48.4%) of the 62 patients whose GI tract was anatomically altered, the duodenoscope was successfully advanced to the ampulla and 27 (43.5%) were cannulated successfully. Thirty-one patients underwent DBE-ERCP. DBE reached the ampulla or enterobiliary anastomosis in 30 patients (96.8%) and selective choledocus cannulation was achieved in all patients but 3 (90%), including 1 patient with a hepaticojejunostomy. The overall ERCP success rate increased from 43.5% (27/62) to 87.1% (54/62). Two perforations (1 during standard duodenoscopy and 1 with DBE-ERCP) were observed.
CONCLUSION: The overall success rate of ERCP increased with use of the DBE technique in patients with small bowel anatomic variations that were the result of previous surgery.

8.Current situation analysis of diabetic home care patients
Meltem Sertbas, Özlem Güdük, Özden Güdük, Zeynep Yazıcı, Selma Dağcı, Yasar Sertbaş
doi: 10.14744/nci.2019.59751  Pages 140 - 145
AMAÇ: Diyabet, evde sağlık birimine başvuru nedenleri arasında primer tanılardan biridir. Yaşlı diyabetikler hakkında birçok çalışma bulunmakla beraber, diyabetik evde bakım hastaları hakkında çok fazla çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı diyabetik evde bakım hastalarının mevcut durumlarını biyokimyasal verileri ve ilaçları ile beraber analiz etmektir.
METOD: Bu çalışma İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü Kamu Hastaneleri Hizmetleri-2 Evde Sağlık Birimi tarafından takip edilen 256 diyabetik hastayı kapsayan retrospektif bir çalışmadır. Bu çalışmada hastaların mevcut biyokimyasal verilerini ve ilaçlarını analiz ettik.
BULGULAR: Bu çalışmaya, HbA1c seviyeleri 8,25 ± 1,77 olan, 185 bayan (%72), 71 erkek (%27,7) hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların % 65’ i oral antidiyabetik ilaç (OAD) kullanıyorken % 58’i insülin kullanmakta idi. 21 (%8,2) hasta ise hiçbir tedavi almamaktaydı. Bunun nedeni diyabetin ilerlemiş olması, hipoglisemi korkusu veya yetersiz insülin kullanımı olabilir. Metformin %38’lik kullanım oranı ile en fazla kullanılan OAD idi. HbA1c seviyerleri açısından karşılaştırıldığında insülin tipleri arasında herhangi bir fark bulunmamıştır (p: 0,167).
SONUÇ: Sonuç olarak diyabetik evde bakım hastalarının düzenli vizitlerinin ve kar zarar oranları göz önünde bulundurularak kişiselleştirilmiş tedavilerinin planlanması önemlidir. (NCI-2019-0258)
OBJECTIVE: Diabetes is one of the primary diagnoses for admission to home health care units. Although there are many studies about elderly diabetic patients, there are not many studies on home care patients with diabetes. The present study aims to analyze the current status of diabetic home care patients with their biochemical data and medications.
METHODS: This was a retrospective study, including 256 diabetic patients who were following up by the Home Health Unit of Istanbul Provincial Health Directorate Public Hospitals Services-2. In this study, we analyzed the current biochemical data of the patients with their medications.
RESULTS: In this study, 185 female (72.3%) and 71 male (27.7%) patients were recruited with the mean HbA1c of 8.25±1.77. Among these patients, 65% of them were using oral antidiabetic (OAD), and 58% were using insulin. There were 21 (8.2%) patients who were not receiving any treatment. While patients who were using only oral antidiabetic have better A1c levels (A1c: 7.73±1.45), patients who were insülin using had HbA1c levels as high as the patients who were not using any medication. This may be due to the progression of diabetes, fear of hypoglycemia or insufficient insülin use. While metformin was the most commonly used OAD, with a 38% usage rate. When compared to HbA1c levels, there was no difference between the types of insulin used (p=0.167).
CONCLUSION: As a result, it is important to plan regular visits and personalized treatment by keeping in mind the benefits to risk ratios in home-care diabetic patients.

9.Prognostic factors for survival in patients with gastric cancer: Single-centre experience
Gokhan Yaprak, Deniz Tataroglu Ozyukseler, Bedriye Doğan, Melike Pekyürek
doi: 10.14744/nci.2019.73549  Pages 146 - 152
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Mide kanseri nedeniyle merkezimizde takip edilen veya adjuvan tedavi alan hastaların sağkalım sonuçlarını ve sağkalımla ilişkili prognostik faktörleri tespit etmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2005 ve 2016 yılları arasında tedavi edilen mide kanserli olgular retrospektif değerlendirildi. Metastatik olmayan (evre I-III) 345 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Klinik, demografik ve histolojik veriler ile tedavi özellikleri hastaların dosyalarından temin edilmiştir.
BULGULAR: Elli hasta evre I iken, 94 hasta evre II, 201 hasta evre III idi. Serozal veya komşu organ veya lenf nodu tutulumlu 221 hasta adjuvant kemoradyoterapi ile tedavi edilmişken, 124 hasta erken evre olması nedeni ile cerrahi sonrası takip edilmiştir. Ortalama takip süresi 34 aydır (4-156 ay). Ortalama genel sağkalım 51 ay iken ortalama hastalıksız sağkalım 35 ay olarak saptandı. Genel sağkalım 1. 3. ve 5. yıllarda sırası ile 85%, 55%, 45% iken hastalıksız sağkalım 72%, 49%, ve 38% olarak bulunmuştur. Tek değişkenli analizde; tümör boyutu (p<0.001), T evresi (p<0.001), N evresi (p<0.001), TNM evresi (p<0.001), grade (p<0.001) ve lenfovasküler invazyon varlığı (p: 0.005) sağkalım üzerine etkili prognostic faktörler olarak bulunmuştur. Çok değişkenli analizde ise sadece T ve N evresi (p<0.001) sağkalım üzerinde bağımsız prognostik faktör olarak tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mide kanseri için birçok farklı prognostik faktörler tanımlamıştır. Bizim çalışmamızda, tek değişkenli ve çok değişkenli analizlerde T ve N evresi literatürle benzer şekilde prognostik faktörler olarak bulunmuştur. (NCI-2019-0143.R2)
OBJECTIVE: We aimed to investigate survival outcomes and survival-related prognostic factors in gastric cancer patients who were followed-up or received adjuvant therapy in our center.
METHODS: Patients with gastric cancer treated between 2005 and 2016 were evaluated retrospectively. We included 345 non-metastatic (stage I-III) gastric cancer patients in the study. The clinical, demographic, histologic data of the patients and treatment characteristics were obtained from the patient’s files.
RESULTS: While 50 patients were stage I, 94 patients were stage II, 201 patients were stage III. While 221 patients (64%) presenting with serosal or adjacent visceral organ invasion or with involved lymph nodes were treated with adjuvant chemoradiotherapy, 124 patients presenting with early-stage disease were followed after surgery. Median follow up time was 34 months (4–156 months). While the median overall survival (OS) was 51 months, median disease-free survival (DFS) was 35 months. Overall survival and disease-free survival rates for 1st, 3rd and 5th years were 85%, 55%, 45% and 72%, 49%, 38%, respectively. According to univariate analysis, tumor size, T stage (p<0.001), N stage (p<0.001), TNM stage (p<0.001), grade (p<0.001) and presence of lymphovascular invasion (p=0.005) were determined as prognostic factors that affect overall survival significantly. According to the multivariate analysis, only T and N stage (p<0.001) were determined as independent prognostic factors for overall survival.
CONCLUSION: Many different prognostic factors have been defined for gastric cancer. In concordance with the literature, we found T and N stages as prognostic factors in univariate and multivariate analysis.

10.Association between post-cessation weight gain and eating behavior changes
Ali Erman Kıllı, Melike Mercan Başpınar, Okcan Basat
doi: 10.14744/nci.2019.58712  Pages 153 - 160
GİRİŞ ve AMAÇ: Sigara bırakma sonrası kilo alma korkusu, sigarayı bırakmaya engel olabilmekte veya yeniden sigaraya başlamaya yol açabilmektedir. Bu çalışmada yeme davranışındaki değişim ile sigara bırakma sonrası kilo alımı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2018 ve Aralık 2018 tarihleri arasında bir eğitim ve araştırma hastanesinin aile hekimliği kliniklerine sigara bıraktırma tedavisi için başvuran 103 sigara içicisini içeren prospektif bir çalışma planlanmıştır. Katılımcıların kısıtlanmış, duygusal ve dışsal yeme davranışlarını değerlendirmek üzere ilk ve son vizitlerinde yüz yüze yapılan bir anket (Hollanda Yeme Davranışı Ölçeği – HYDÖ türkçe versiyonu ve ağırlık takiplerini içeren) uygulanmıştır. İstatiksel analizler SPSS 22.0 programı ile yapılmıştır.

BULGULAR: Tarama yapılan 103 hastanın (Ort. yaş = 38.3± 9.28) % 58.3'ü erkek ve % 40.8'inin nikotin bağımlılık düzeyi (NBD) ağır idi. Üç aylık sigara bıraktırma tedavisi sırasında ortalama ağırlık 4,74 ± 2,63 kg arttı. Yüksek NBD grubunda, HYDÖ'nün her üç alt ölçeği skoru (kısıtlanmış yeme p <0.001, duygusal yeme p = 0.007, dışsal yeme p = 0.005) yükseldi. Kilo artışı ile NBD anlamlı düzeyde ilişkiliydi (p = 0.01). Fagerstrom skoru ile kilo (kg) alımı arasında pozitif bir korelasyon vardı (r: 0.34; p = 0.001). Duygusal yeme davranışına göre kilo alımı cinsiyete göre anlamlı olarak değişmişti (kadın p = 0.005; erkek p = 0.04). Kadınların duygusal yeme davranışı puanındaki değişim erkeklerden daha fazla idi. Obez sigara bağımlılarının başlangıçtaki kısıtlanmış yeme davranışı puanları, obez olmayan bağımlılardan daha yüksekti (p = 0.009). Nikotin replasman tedavisi grubu ile farmakoterapi (vareniklin) grubunun kilo alımı benzerdi (p = 0.26). Her iki tedavi tipi de anlamlı bir kilo değişikliği ile sonuçlandı (p = 0.001).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, sigara bırakma sonrası kilo alımının, yüksek düzey nikotin bağımlılığı ile ilişkili olduğunu ve sigara bırakmanın duygusal, kısıtlanmış, dışsal yeme davranışı alt ölçeklerinin puanlarının artmasına sebep olduğunu ortaya koymuştur. Sigara bırakma sonrası yeme davranışı, sigarayı bırakmaktan olumsuz yönde etkilenmektedir. (NCI-2019-0234)
OBJECTIVE: Fear of post-cessation weight gain may be a barrier to cessation therapy or may lead to smoking relapse. This study aimed to evaluate the relationship between the change in eating behavior and post-cessation weight gain.
METHODS: A prospective study that included 103 cigarette smokers, who visited the family medicine clinics of a training and research hospital for smoking cessation treatment between June 2018 and December 2018, was planned. A face to face survey (including Turkish version of Dutch Eating Behaviour Questionnaire-DEBQ and weight measures) was applied to all individuals at first and the final visits for the assessment of restrained, emotional, and external eating behaviors. Statistical analyses were completed using the IBM SPSS Statistics 22 program.
RESULTS: Of 103 patients screened (M age=38.3 years SD=9.28), 58.3% were male, and 40.8% were in heavy nicotine dependence level (NDL) group. The mean weight increased by 4.74±2.63 kg in three months of smoking cessation. In the high NDL group, three subscales score (restrained p<0.001, emotional p=0.007, external p=0.005) of the DEBQ increased. Weight gain was significative associated with NDL (p=0.01). There was a positive correlation between Fagerstrom score and weight (kg) gain (r: 0.34; p=0.001). Weight change according to the emotional eating behavior was significantly different by gender (female p=0.005; male p=0.04). Women had a higher difference in emotional eating behavior score than men. Obese smokers had a higher initial restrained eating score than non-obese smokers (p=0.009). Weight gain of nicotine replacement therapy group had a similar result in the pharmacotherapy (varenicline) group (p=0.26). Both of treatment types concluded with a significant weight change (p=0.001).

11.Evaluation of the gastrointestinal stromal tumors for clinical features, histopathological findings and prognostic criteria: A case-control study
Tolga Canbak, Baris Bayraktar, Aylin Acar, Rafet Yigitbasi
doi: 10.14744/nci.2019.56244  Pages 161 - 166
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda GİST’ler tüm morfolojik ve immunohistokimyasal bulgular ile gözden geçirilmiş, prognostik parametreleri değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2002-2008 yıllarında opere edilen 40 GİST vakası, retrospektif olarak incelendi. Postoperatif 1 yıl içinde nüks saptananlar ve saptanmayanlar olarak gruplandırıldı. Lokalizasyonlarına, cinsiyetlerine ve yaşlarına göre gruplandırıldı. Vakalar tümörün biyolojik davranışını göstermek amacıyla, Fletcher ve arkadaşlarının tümör çapı ve mitoz sayısına göre hazırladığı risk kategorizasyonu tablosu temel alınarak, risk derecelerine ayrıldı. Vakalar, immunhistokimyasal olarak CD117, CD34, S100, Ki-67 yönünden incelendi.
BULGULAR: Erkek / kadın oranı 25/15 idi. Yaş ortalaması 61.55 idi. Ortalama tümör çapları nüks (+) grupta nüks (-) gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p = 0.048). Ortalama mitoz sayısı nüks (+) grupta nüks (-) gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p = 0.038). Nüks (-) ve nüks (+) gruplarının histolojik dağılımında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p = 0.8795). Nüks (-) ve nüks (+) gruplarının CD34, S100 ve Ki-67 dağılımlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla, p = 0.862, p = 0.609 ve p = 0.023;). Nüks (+) grubundaki tüm hastalar yüksek risk grubunda idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: GİST’ler biyolojik davranış açısından, benign rastlantısal bulunabilen tümörlerden, nüks ve metastaz riskine sahip, malign tümörlere kadar uzanan geniş bir yelpazede incelenirler. Tümör lokalizasyonu, tümörün çapı, mitotik indeks, hücresellik, pleomorfizm derecesi gibi prognostik parametreleri bulunur. (NCI-2019-0059.R1)
OBJECTIVE: In this study, we reviewed GISTs with all morphological and immunohistochemical findings and assessed the prognostic parameters of these tumors.
METHODS: Files of 40 cases with GIST operated between 2002 and 2008 were retrospectively examined in this study. Patients were grouped as patients with and without recurrence within postop 1 year. The patients were grouped based on their localization, gender and age. The cases were stratified as the risk grades based on risk categorization table developed by Fletcher et al. according to the tumor diameter and number of mitoses. The cases were immunohistochemically investigated for CD117, CD34, S100, and Ki-67.
RESULTS: Male/female ratio was 25/15. The mean age was 61.55. Mean tumor diameters were statistically significantly higher in the recurrence (+) group than in the recurrence (-) group (p=0.048). The mean number of mitoses was statistically significantly higher in the recurrence (+) group than in the recurrence (-) group (p=0.038). No statistically significant difference was found in histological distribution of the recurrence (-) and recurrence (+) groups (p=0.8795). No statistically significant difference was found in CD34, S100, and Ki-67 distribution of the recurrence (-) and recurrence (+) groups (p=0.862, p=0.609, and p=0.023, respectively). All patients in the recurrence (+) group were in the high-risk group.
CONCLUSION: GISTs are studied in a wide range from benign, incidental tumors to malignant tumors with the risk for recurrence and metastasis concerning biological behaviour. GISTs have prognostic parameters, such as tumor localization, tumor diameter, mitotic index, cellularity, and pleomorphism grade.

12.The effect of low and high dose empagliflozin on HbA1c and lipid profile in type 2 diabetes mellitus: A real-world data
Serhat Özçelik, Mehmet Çelik, Aşkı Vural, Bünyamin Aydın
doi: 10.14744/nci.2019.22697  Pages 167 - 173
Amaç: Bu çalışmanın amacı, maximum tolere edilebilir dozda metformin ve gliklazid kullanan Tip 2 diabetes mellitus hastalarında 10 veya 25 mg empagliflozin eklenmesinin etkinliğini ve güvenliğini değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: Maksimum tolere edilebilir dozda metformin ve gliklazid kullanan toplam 60 hasta iki gruba ayrıldı. Birinci grupta (grup-1), mevcut tedaviye günde bir kez 10 mg (n=32) empagliflozin ve ikinci grupta (grup-2) ise tedaviye günde bir kez 25 mg (n: 28) empagliflozin eklenmiş hastalar değerlendirildi. Her iki gruptaki hastaların empagliflozin eklenmesinden önceki ve 12 hafta sonrasındaki biokimyasal sonuçları, kilo ve kan basınç değişiklikleri değerlendirildi. Ayrıca empagliflozin tedavilerinden sonra idrar yolu ve genital enfeksiyon gelişen hastalar kaydedildi.
Bulgular: Tedavi sonrası, her iki grupta da HbA1c ile ilgili istatistiksel olarak anlamlı düşüşler vardı (grup-1, p<0,001 ve grup-2, p=0,001). Lipid profili değerlendirildiğinde, bazal ve tedavi sonrası parametreler arasında anlamlı fark olmadığı tespit edildi (p>0,05). Group-1 ve group 2‘de vücut ağırlığında sırasıyla-2.6±1.2 ve-3.8±2,0 kg kadar kayıp gözlendi (her biri için p<0,0001). Yine sistolik ve diastolik kan basıncında grup-1 ve 2 için anlamlı azalmalara rastlandı (her biri için p<0,0001). Her iki empagliflozin grubunda idrar yolu ve genital enfeksiyonlarda her ne kadar sayısal olarak artma olsa da tedavi öncesi döneme göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05).
Sonuç: Mevcut tedavilere eklenen iki empagliflozin dozu, glisemik kontrolde dozdan bağımsız bir iyileşme ve lipid metabolizmasına ise nötr bir etki ortaya koydu. (NCI-2019-0211)
OBJECTIVE: This study aims to evaluate the efficacy and safety of the addition of 10 or 25 mg of empagliflozin to patients with type 2 diabetes mellitus using a maximum tolerable dose of metformin and gliclazide.
METHODS: A total of 60 patients who had been receiving a maximum tolerable dose of metformin plus gliclazide. was divided into two groups in this study. In the first group (Group 1, n=32), 10 mg empagliflozin was added to the current treatment once a day, and in the second group (Group 2, n=28) 25 mg empagliflozin was added to the same treatment once a day. Biochemical results, weight and blood pressure changes of the patients in both groups were evaluated before and after 12 weeks of empagliflozin addition. Patients who developed urinary tract and genital infections after treatment were recorded.
RESULTS: There was a statistically significant decrease in HbA1c in both groups after empagliflozin treatment (Group 1, p<0.001 and Group2, p=0.001). When the lipid profile was evaluated, no significant difference was found between basal and post-treatment parameters (p>0.05). Patients in Group 1 and Group 2 lost 2.6±1.2 and 3.8±2.0 kg of body weight, respectively (p<0.0001 for each). There were also significant reductions in systolic and diastolic blood pressure for groups 1 and 2 (p<0.0001 for each). Although there was a numerical increase in the urinary tract and genital infections in both groups after empagliflozin treatment, there was no statistically significant difference compared to the pre-treatment period (p>0.05).
CONCLUSION: Two doses of empagliflozin added to the present treatments showed a dose-independent improvement in glycemic control and a neutral effect on lipid metabolism.

13.Dermoscopy of stage llA mycosis fungoides
Melike Kibar, Ilkin Zindanci, Ebru Zemheri
doi: 10.14744/nci.2019.02439  Pages 174 - 179
GİRİŞ ve AMAÇ: Mikozis fungoidesin (MF) erken evrelerinde ayırıcı tanı zorlu olabilir. Bunun yanında, dermoskopinin erken evre MF tanısında faydalı olduğu bildirilmiştir. Ancak, bu erken evreleri, IA, IB veya IIA olarak özelleştiren bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı, evre IIA MF'nin dermoskopik bulgularını tanımlayarak, plak psoriyazis bulguları (PP) ile karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışmada, evre IIA MF (n = 17) ve PP (n = 17) olan 16-70 yaşları arasındaki 32 hasta değerlendirildi. Dermoskopik incelemeler manuel dermatoskopi (Dermlite DL4) ile yapıldı. Ki kare testi kullanıldı.
BULGULAR: Evre IIA MF olan hastalarda turuncu-sarı yamalar (% 88.2), kısa, ince ve lineer damarlar (% 82.3), geometrik beyaz skuamlar (% 70.5), perifoliküler beyaz skuamlar (% 47) ve beyaz yamalar (% 35.2) sık olarak izlenirken, PP hastalarında noktasal damarlar (% 94,1), lameller beyaz skuamlar (% 88,2) ve noktasal ve globüler damarlar (% 70,5) sık olarak izlendi. Spermatozoa benzeri yapılar, purpurik noktalar, yakacık benzeri skuamlar ve Y-şekilli dallanan damarlar MF hastalarında sık görülse de, bu sıklık istatistiksel olarak anlamlı değildi. Geometrik beyaz skuamlar (sigara kağıdı fenomeni) histopatolojik olarak stratum korneumda değişen parakeratoz ve ortokeratoz ile korele idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın benzersiz bir yönü, evre IIA MF'nin PP'den ayrılmasında skuamların önemi hakkında fikir vermesidir. Evre IIA MF'yi, PP'den ayırmada dermatoskopide izlenen turuncu-sarı ve beyaz lekeler, kısa, ince ve doğrusal damarlar, geometrik ve perifoliküler beyaz skuamlar yararlı olabilir. (NCI-2019-0161)
OBJECTIVE: Differential diagnosis of mycosis fungoides (MF) in the early stages can be challenging. Dermoscopy has been reported to be useful in the evaluation of early MF. However, to our knowledge, there is no study that specifies these early stages as stage IA, IB or IIA. The present study aims to evaluate the dermoscopic findings of stage IIA MF in comparison with plaque psoriasis (PP).
METHODS: Thirty-four patients aged between 16-70 years with stage IIA MF (n=17) and PP (n=17) were evaluated in this prospective study. Dermoscopic examinations were performed by manual dermatoscopy (Dermlite DL4). χ2 test was used.
RESULTS: In patients with stage IIA MF, orange-yellow patches (88.2%), short, fine and linear vessels (82.3%), geometric white scales (70.5%), perifollicular white scales (47%) and white patches (35.2%) were common, while dotted vessels (94.1%), diffuse lamellar white scales (88.2%) and dotted and globular vessels (70.5%) were common in patients with PP. Although spermatozoa-like structures, purpuric dots, collarette white scales and Y-shaped arborizing vessels were common in patients with MF, this was not statistically significant. Geometric white scales (clinically; cigarette paper-like wrinkly scales) correlated with alternating parakeratosis and orthokeratosis in the stratum corneum histopathologically.
CONCLUSION: A unique aspect of our study is that this study provides insights about the importance of scales in differentiating MF from PP. Orange-yellow and white patches, short, fine and linear vessels, geometric and perifollicular white scales may be useful in distinguishing stage IIA MF from PP by hand-held dermoscopy.

14.Relationship between local and systemic inflammatory response and prognosis in laryngeal squamous cell carcinoma
Ülkü Küçük, Sümeyye Ekmekçi, Pınar Bozkurt, Suphi Bulgurcu, İbrahim Çukurova
doi: 10.14744/nci.2019.02328  Pages 180 - 184
Giriş: Laringeal skuamoz hücreli karsinom (LSCC) en sık görülen baş boyun malignitesidir. Son 20 yıl içerisinde, tedavi yöntemlerindeki gelişmelere rağmen sağkalım sonuçlarında istenen iyileşme sağlanamamıştır. Bu da araştırmacıları LSCC’lerde prognozu etkileyebilecek faktörlerin araştırılmasına yöneltmiştir.
Metod: LSCC tanısı nedeniyle opere edilmiş 116 vaka çalışmaya alındı. Sistemik enflamasyon değerlendirmek için nötrofil/lenfosit oranları (NLR) ve trombosit/lenfosit oranları (PLR) hesaplandı. NLR için cut off değeri 2.79, PLR için 112 olarak kabul edildi. İntratümöral enflamasyonu değerlendirmek için Hematoksilen-eozin boyalı kesitler değerlendirildi. Tümör alanındaki tümörü infiltre eden lenfosit (TIL) yoğunluğu 1+, 2+ ve 3+ şeklinde skorlandı.
Bulgular: Ortalama sağkalım süreleri 29.5±17.7 ay idi. Tek değişkenli analizde 60 yaş grubu, evre, tümör yerleşim yeri ile sağkalım süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görüldü (p=0.025, p=0.026, p=0.029).PLR, NLR ve TIL yoğunluğu ile sakalım süresi arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki görülmedi. Çok değişkenli analizde ise sadece 60 yaş grubu ve tümör evresinin sağkalım süresi ile anlamlı ilişkisi devam ediyordu (p=0.033, p=0.046).
Sonuç: Çalışmamızda ileri yaş ve tümör evresinin sağkalım ile anlamlı ilişkisinin olduğu, fakat literatürden farklı olarak lokal ve sistemik inflamatuar yanıtın sağkalım ile anlamlı bir ilişkisinin olmadığı görülmüştür. (NCI-2019-0076.R1)
OBJECTIVE: Laryngeal squamous cell carcinoma (LSCC) is the most frequently seen head and neck malignancy. Despite improvements in the treatment modalities within the last 20 years, the desired improvement in survival outcomes has not been achieved yet which led researchers to investigate factors that might affect prognosis in LSCCs.
METHODS: A total of 116 previously operated patients were included in this study. To assess systemic inflammation, neutrophil/lymphocyte ratio (NLR) and platelet/lymphocyte ratio (PLR) were calculated. The cut–off values for NLR and PLR were accepted as 2.79 and 112, respectively. To evaluate intratumoral inflammation, hematoxylin-eosin stained tumor sections were evaluated. Tumor-infiltrating lymphocyte (TIL) densities in the tumor area were scored as 1+, 2+ and 3+.
RESULTS: The mean overall survival was 29.5±17.7 months. In univariate analysis, a statistically significant correlation was seen between age group of 60 years, tumor stage, site and OS (p=0.025, p=0.026, p=0.029). There was no statistically significant relationship between PLR, NLR and TIL density and OS. In the multivariate analysis, the 60-year-old group and tumour stage were still significantly associated with the OS (p=0.033, p=0.046).
CONCLUSION: Age and tumor stage were significantly associated with survival in our study, but contrary to the literature, no correlation was found between local and systemic inflammatory response.

ORIGINAL IMAGES
15.Tacrolimus-induced gingival hyperplasia and recovery from tacrolimus to everolimus switching
Alihan Oral, Ali Bakan
doi: 10.14744/nci.2019.06881  Pages 185 - 186
.

CASE REPORT
16.Epithelial-myoepithelial carcinoma on lower lip and microinvasive verrucous carcinoma in vocal cord: Case report
Begüm Çalım Gürbüz, Murat Hakan Karabulut, Burak Karabulut, Merve Aydemir, Hande Nur Inceman, Itır Ebru Zemheri
doi: 10.14744/nci.2019.48991  Pages 187 - 191
Epitelyal-myoepitelyal karsinom tükrük bezi tümörlerinin yaklaşık %1'ini oluşturan bifazik düşük dereceli malign bir tümördür. Bu tümör genellikle parotiste, ardından submandibuler ve minör tükrük bezlerinde görülür. Genelde 5-8 dekat arası kadınlarda rastlanır. Histopatolojik olarak, epitelyal-myoepitelyal karsinom iki komponentten oluşmaktadır; tek sıralı eozinofilik kuboidal duktal hücreler ve çok sıralı berrak myoepitelyal hücreler. Biz, alt dudağında 10 yıldır yara bulunan ve 3 aydır ses kısıklığı yaşayan 69 yaşında erkek hastayı sunmaktayız. Alt dudaktan alınan biyopsi "infiltratif berrak hücreli neoplazi" ve vokal kord biyopsisi "verrüköz karsinom" ile uyumlu idi. Kordektomi ve alt dudak wedge rezeksiyonu sonrası histopatolojik incelemede alt dudak epitelyal-myoepitelyal karsinom, sol vokal kord mikroinvaziv verrüköz karsinom olarak rapor edilmiştir. Bizim vakamız epitelyal myoepitelyal karsinomun yerleşim yeri ve prezentasyonu açısından oldukça nadirdir. Minor tükrük bezlerinde ortaya çıkmış ve farklı bir klinik prezentasyonla ortaya çıkmıştır. Mikroinvaziv verrüköz karsinom ile birlikteliği de vakamızı olduça farklı kılmaktadır.
Epithelial-myoepithelial carcinoma is a biphasic low-grade malignant tumor, which represents approximately 1% of all salivary gland tumors. This tumor occurs mostly in the parotid gland, followed by submandibular gland and minor salivary glands. Women, mostly fifth to the eighth decade of life, are commonly affected. Histopathologically, epithelial-myoepithelial carcinoma is composed of an inner single layer of eosinophilic cuboidal ductal cells and outer single or multiple layers of clear myoepithelial cells. We present a case of a 69 years old man who had a scar on lower the lip for 10 years and voice annoyance for three months. The biopsy for lower lip was reported “infiltrative clear cell epithelioid neoplasm” and vocal cord biopsy result was “verrucous carcinoma”. After cordectomy and wedge resection of the lower lip, histopathology revealed Epithelial-Myoepithelial Carcinoma for the lower lip and microinvasive verrucous carcinoma for the left vocal cord. Our case has a very uncommon location and presentation for EMC. The tumor location was minor salivary glands of the lower lip and the clinical presentation was quite different. Coexistence with microinvasive verrucous carcinoma of the vocal cord is the other unique part of our case.

INVITED REVIEW
17.Food additives and microbiota
Fatih Gültekin, Manolya Eser Öner, Hasan Basri Savaş, Bora Doğan
doi: 10.14744/nci.2019.92499  Pages 192 - 200
Gıda üretiminde gıda katkı maddelerinin kullanımı modern dünyada kaçınılmazdır. Sadece güvenli miktarları onaylanmış olsa da, güvenlikleri her zaman sorgulanmıştır. Gıda katkı maddelerinin mikrobiyota üzerindeki etkileri, bildiğimiz kadarıyla detaylı bir şekilde araştırılmamıştır. Bu derlemede, yapay tatlandırıcıların, şeker alkollerinin, emülgatörlerin, gıda renklendiricilerinin, lezzet arttırıcıların, koyulaştırıcıların, topaklanma önleyicilerin ve koruyucuların mikrobiyota üzerindeki etkileri gözden geçirilmiştir. Her ne kadar sonuçların çoğu olumsuz bulgulara işaret etse de, araştırmaların bir kısmı gıda katkı maddelerinin mikrobiyota üzerindeki olumlu etkilerini göstermiştir. Deney hayvanlarında ve modellerinde farklılıklar nedeniyle kesin sonuçlar elde etmek zor olmakla birlikte, mikrobiyotayı etkileyerek, besleyici olmayan sentetik tatlandırıcıların glukoz intoleransına yol açtığı ve şeker alkollerinin bir kısmının probiyotikler gibi benzer etkiler gösterdiği söylenebilir. (NCI-2018-0148.R1)
The use of food additives in food production is inevitable in this modern world. Although only a safe amount of food additives is approved, their safety has always been questioned. To our knowledge, the effects of food additives on microbiota have not been investigated in a detailed manner in the literature so far. In this review, the effects of artificial sweeteners, sugar alcohols, emulsifiers, food colorants, flavor enhancers, thickeners, anticaking agents, and preservatives on microbiota were reviewed. Even though most of the results illustrated negative outcomes, few of them showed positive effects of food additives on the microbiota. Although it is difficult to obtain exact results due to differences in experimental animals and models, said the findings suggest that nonnutritive synthetic sweeteners may lead to glucose intolerance by affecting microbiota and a part of sugar alcohols show similar effects like probiotics.

LETTER TO THE EDITOR
18.Does low levels of vitamin D only show the severity of the disease in children with asthma?
Serdar Kalemci, Aydin Sarıhan, Abdullah Şimşek, Arife Zeybek
doi: 10.14744/nci.2020.74318  Page 201
Abstract | Full Text PDF

19.Author's Reply
Mehmet Yaşar Özkars
doi: 10.14744/nci.2020.88964  Page 202
Abstract | Full Text PDF

Quick Search




LookUs & Online Makale